DragosferGenel

Röportaj – Çevirmenin Gözünden

Dragosfer'in 10. sayısında tamamını blogumuzda bulabileceğinizi söylediğimiz Süha Sertabiboğlu röportajı... Keyifli okumalar.

Çeviri politikanızdan bahseder misiniz?
Ben 19 yıllık çevirmenim. 45 kitap çevirdim. Önceleri edebiyat da, felsefe de, inceleme de çevirdim, ama sonra daha çok edebiyata yoğunlaştım. Edebiyat çevirmeyi tercih ediyorum. Çalıştığım editörler benim dilimin edebiyata daha iyi gittiğini söylüyor.

Ama bunun dışında, verilen hiçbir kitabı reddetmedim. Ben bu işi biraz görev, misyon gibi görüyorum. Çevirmenler genellikle, kitabı biraz okuyup ondan sonra kabul ederler. Bense, bu kitabın çevrilmesi gerek, ve görev bana düştü diyorum. (Yahut belki de meslek etiğindendir; ben dişhekimiyim; gelen bir hastaya “Ben seni beğenmedim, seni tedavi etmek istemiyorum” diyemeyeceğimize göre, verilen bir kitabı da beğenmeme ya da zor bulma yüzünden reddedemezmişim gibi geliyor bana.) Ama bu yüzden birçok kez, içeriğinden hiç hoşlanmadığım, ya da diliyle beni müthiş zorlayan, sonuç olarak işkence gibi gelen kitaplar çevirdiğimi de söylemek zorundayım. Öte yandan da, sadece hoşlandığım kitapları çevirseydim bugüne dek çevirdiklerimin sayısı beş-onu geçmezdi.

Disiplinli çalışmayı seviyorum. Sabahları saat altı buçukta kalkıp altı-yedi saat çalışırım. Kitabı aldığım zaman, çeviri hızıma (ayda yüz sayfaya) göre kesin bir teslim tarihi belirlerim ve bugüne kadar bu tarihi hiç geçirmedim. Kitabın sayfa sayısını haftalara bölüyorum ve her gün çevirmem gereken sayfa sayısını buluyorum. Böyle bir çalışma tarzı bazılarına bunaltıcı gelebilir. Ama ben böyle daha rahat çalışıyorum. Çevirmen arkadaşlara da tavsiye ederim.
Bazı arkadaşlar benimle “dakik çevirmen” diye dalga geçiyor. Ama ben bunu ‘dakiklik’ olsun diye yapıyor falan değilim. Ben başka türlü çalışamam ki. . . İpin ucu bir kaçtı mı gitti, toparlaması çok zor ve ben bu zorluktan korktuğum için, mecburen böyle çalışıyorum.

Kitabı birçok dosyaya bölüyorum ve her dosyanın Türkçesini birer hafta arayla dört kez okuyup düzeltiyorum.
Bir de ‘dilsel estetik’ diye bir saplantım var. Sesli harfle biten bir sözcükten sonra sesli harfle, sert sessizle biten bir sözcükten sonra da sessiz harfle başlayan bir sözcük gelmemeli. Bunu sağlamak için, cümlenin anlamını değiştirmeden, ya kullandığım sözcüğü ya cümlenin yapısını ya da yan cümlenin yerini değiştiriyorum.
Bazı çevirmen arkadaşlarda neredeyse ‘tabu’ haline gelmiş bir öz Türkçe merakı var. Ama bu çoğu kez, okumayı, anlamayı zorlaştırıyor. Bence çevirmen, öz Türkçe militanlığını hiç olmazsa çeviri metinlerde bırakmalı ve, ister eski dilden, ister Avrupa kökenli, ama çoğunluğun en çabuk, en kolay anlayabileceği sözcüğü kullanmalıdır.

Çeviri sürecinde yerelleştirme ya da yabancılaştırma gibi yöntemler kullanmayı tercih eder misiniz? 
En iyi çevirmen, varlığı hissedilmeyen, okurla yazarı biraraya getirip aradan kaybolan çevirmendir. Dolayısıyla, metni yerelleştirmek, örneğin Anadolu halkına has terim ve söylemler kullanmak okuyucunun bunu yadırgamasına ve metne müdahalede bulunulduğunu, yani arada başka birinin varlığını hissetmesine yol açar ki bence doğru değildir. Çevirmen, söylenenlerin sanki bizden biri tarafından söyleniyormuş gibi hissedilmesini sağlamalı, ama bu hiçbir zaman evrenselliğin dışına çıkmamalıdır.

Çevirmenin kaynak metni hedef kültüre uyarlaması gerekli midir?
Çevirmen olarak böyle bir hakkımızın olmadığı kanısındayım. Ayrıca, böyle bir şeye hakkımız olsa bile, çevirinin insanlara farklı kültürleri tanıtma misyonunu hiçe saymaktan başka bir şey değildir bu.

Kaynak kültür ve hedef kültür arasında bir aktarıcı rolü olan çevirmen, çevirdiği metne sansür uygulayabilir mi? (Oto sansür vb)
Çevirmen, kendisine emanet edilen metni hiçbir ekleme, çıkarma ve değiştirme yapmaksızın çevirmekle yükümlüdür. Sansüre en çok karşı çıkması gereken kişiler olan çevirmenlerin otosansür uygulamasını ve, korkaklıklarını pragmatizm diye nitelemelerini hiç etik bulmuyorum.

Çevirmenin de eser sahibi olduğu anlayışına göre 70’li yıllardan bu yana pek fazla örneklerine rastlanmayan çevirmen yargılanmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
William Burroughs’un Yumuşak Makine’sini çevirmekten yargılandım. İşin traji-komik tarafı da, çocuk kitabı olduğunu söyleyecek kişinin akıl sağlığından şüphe edileceği kesin olan bir kitap hakkında, ‘Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun raporu sonucunda yargılanmış olmam. Benim çevirdiğim Yumuşak Makine’yle, Funda Uncu’nun çevirdiği Ölüm Pornosu’nun davaları birlikte görülüyordu ve her iki kitap için gelen bilirkişi raporlarında bunların edebiyat eseri olduğu ve ‘müstehcenlik’ gerekçesiyle yargılanamayacağı belirtiliyordu ve son duruşmaya çıktık. Bu durumda beraat edeceğimiz kesindi. Ama şanssızlığa bakın ki, bir gün önce Meclis’te kabul edilen, sulh ceza mahkemelerindeki üç yıldan az ceza gerektiren duruşmalardan vazgeçilmesi yönünde kanun jet hızıyla Cumhurbaşkanı tarafından imzalanmış, Resmi Gazete matbaası gece mesaisi yapmış ve Resmi Gazete’nin mükerrer sayısı o sabah hakimin masasına konmuştu. Hakim, zaten son duruşmaya çıkan bizler için beraat kararı verebilirdi, vermedi ve davayı kapattı. Biz bu davanın daha özgür bir ülkeye doğru bir adım olmasını diliyorduk, fakat ayak eşikte kaldı.

Bu kitabı çevirirken bir yargılamayla karşılaşacağımı tahmin etmiştim. Ama bugüne kadar hiçbir kitabı reddetmedim ve böyle bir gerekçeyle reddetmekse hiç etik gelmedi bana. Üstelik, insanların çoğunluğuna ters gelen bütün düşünceler bastırılsaydı bugün hâlâ mağaralarda yaşıyor olurduk. Yetişkin insanların neyi okuyup neyi okumayacağına birtakım kurulların karar verdiği bir toplumda yaşamanın utancından bir an önce kurtulmayı diliyorum.

Eklemek istedikleriniz. . .
Çevirmen arkadaşları, meslek örgütümüz Çevbir’e katılmaya, örgütlü ve güçlü olmaya çağırıyorum.
Ayrıca, belki duymayanlar olabilir; Sel Yayınlarınca yayınlanan ve İsmail Yerguz’un çevirdiği, Apollinaire’in Genç Bir Donjuan’ın Maceraları adlı kitap 2010 yılında ‘müstehcenlik’ nedeniyle yargılanmıştı ve biz bu davaya da Çevbir olarak katılmış, meslektaşımıza destek olmuştuk ve davada beraat kararı verilmişti. Bu karar, savcılığın itirazı sonucu Yargıtay tarafından bozuldu ve sanıkların, edebiyat eserlerine muafiyet sağlamayan başka bir ceza yasası maddesinden yargılanması gerektiği bildirildi ki bu madde hükmünce yayıncı ve çevirmene altışar yıl hapis cezası verilebilir. Yani Avrupa’nın en çok gazeteci hapsetme rekorunu elinde tutan ülkemiz çıtayı yükseltip, çevirmen hapseden ilk ve tek ülke sıfatını da kapabilir. Vatana millette hayırlı olsun.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir